ve kütüphanenin tozlu raflarında bulup okuduğum bir kaç kitap daha..
Türk kadını..
Halide Edip Adıvar..
daha önce tanışmamıştım kendisiyle..
Selim İleri‘nin Ateşten Gömlek romanı için yazdığı arka kapak yazısı dikkatimi çekti ve elime aldım kitabını ilk defa..
ve bir sürprizde vardı kitapta.. Halide Edip İmzası..
bir kütüphaneci için değerini artık siz düşünün..
tozlu raflardan çok şey öğreniyordum…
-Selim İleri-
mutluluk aslında durum biçiminden çok yaşam biçimiydi..
mutlu olmak öğrenilebilir bir şey miydi?
aslında biraz gözlem yapıldığında çok rahat görüle bilirdi. mutluluğu arayan insanların hep mutsuzluk tablosu çizdiği..
mutluluk yaşam biçimiydi çünkü kışladaki kütüphane de ben hep kendimi mutlu bir şekilde buluyordum.. okumak bir yaşam biçimiydi..
tozlu rafların arasında kitaplara gömülmüş halde asker olduğumu dahi unutuyordum.
bu ara elime Paulo Coelho‘nun Simyacı kitabı geçti..
yaşadığım durumun en iyi anlatımıydı aslında.
rahat bir okuma sunan bu klasik romanı bir kez daha okumak hiç yormadı beni..
santiago ile endülüsten mısıra oradan orya gezip durdum..

“İnceldiğinde, çeşitli sebeplerle delindiği de olur uykunun. Ne bileyim, bazen zihnimizdeki sivri uçlu bir hatıra deler onu; bazen henüz hazmedemediğimiz bir sözün acısı, bazen kolu bacağı aklımızın dışında kalan bir düşünce yahut bir duygu, bazen de etrafımızda olup biten, bizim fark edemediğimiz meçhul bir şey deler. İşte o vakit delinen yerden içerisi görünmez ama dışarısı görünür. Hakikat oradan gerçekte olduğu gibi görünmez tabii; uykunun sisi yüzünden, kendisinin biraz berisinde yahut gerisinde görünür.”
Sise benzemeyen tuhaf bir sisin içindeydi şehir. On dokuzuncu katın hizasında ben gerçeğim diyen bir güvercin kanat çırpıyordu. Binnaz Hanım’ın tombul elleri vardı. Ucu bucağı görünmeyen bir boşluğa düştü Ziya. Hışır hışır öten naylon şeritler. Te ilerde Suriye! Kaldır başını! Huoop! Yüzü çilli bir çocukluk. Efil efil tüten bir pişmanlık. Hiç işte, hiç bir şey olmadı. “Şikâyetçi misin” “Değilim Komutanım”. Kolonya, limontuzu ve su. Bakma öyle karanlıkta Mensur. Aynalı kahve. Güzel Nefise. Kim o uzaktaki adam? Tufana emanet bir dünya.Her kötülük, bir iyiliğin içine akıyor işte.
Heba, göz gözü görmez insafsızlığın, doğruya benzemeye muvaffak olan yalanın, utanmazlığın, linçin, kıstırılmışlığın romanı. Edebiyatın kirişlerini çatlatan büyük bir yazardan yalnızlığın, pişmanlığın, askerliğin, heder olmuş bir ömrün romanı. İpek kadar yumuşak ve ipek kadar sağlam.
Sadık okurları için yeni keşifler sunacak, yeni tanışanları sadık okurlara dönüştürecek bir Hasan Ali Toptaş romanı…

tozlu rafların arasında kaybolan ben..
kalabalıktan, gürültüden kaçan ben..
zamanı en küçük parçalarına ayırıp..
ben kendimde kaybolmuşum..
-birgaribim-
zamanın sonsuzluğu…
kitaplar..
sanırım o küçük kütüphanede kendimi kaybettim..
askerliğin vermiş olduğu içime oturan o sıkıntıdan uzaklaşmıştım..
aklımda sadece okuduklarım geçiyor ve üzerine düşünüyor yazıyordum…
Ortadoğu ya İngiliz bir tarihçi gözüyle bakarken eksik bir şeyler vardı okumalarda.. Türklerin tarihi..
ve yine mutlu oluyordum..
aynı rafta Fransız yazar Jean Paul Roux’un Türklerin Tarihi kitabı çıkıyordu karşıma..
tabii Fransız bir tarihçiden kendi tarihimi okumakta enteresandı daha doğrusu garipsemiştim biraz..
ve başka bir gözle Türk dünyasına sefere çıkmıştım…

belki de şanslı olduğum kısım askerliğimin İstanbul’da olması değil bulunduğum yer de bir kütüphane olmasıydı.
küçükte olsa bir kütüphane..
heyecanlanmıştım böyle bir yer de bu kadar kitabı gördüğüme..
tabii her kitap yoktu..
malum yasaklı yayın listesi vardı..
yaklaşık 3000 adet yasaklanmış yayın.
genelde tarih kitapları ve birazda Türk ve dünya klasiklerinden oluşuyordu.
aslında en hoşuma giden İstanbul kitapları oldu..
İstanbul’un göbeğinde bu kadar uzun kalıp da İstanbul özlemi çektiğim hiç olmamıştı..
bir başka güzellikte günlük gazete gelmesiydi kütüphaneye..
gündemden uzak kalmıyorduk böylece..
o sıralarda gündemde Ortadoğu ve Türkiye ilişkileri, jeopolitik konum ve bu konum yüzünden karşılaşılan etkiler uygulanan politikalar yoğun biçimde yazılıp çizilip konuşuluyordu..
algıda seçicilik tozlu rafların arasında bir orta doğu kitabını hemen fark ettirdi..
Bernard lewis’in Ortadoğu kitabı çıkmıştı karşıma..
okumadan geçmek olmazdı..

hayatınız monotonlaşıyor bir süre sonra..
sabah kalkmanız, yemek saatleriniz, temizlik vakitleri… her gün aynı zamanda..
bu monotonluğun içinde biraz heyecan verici bir şeyler ararken sherlock holmes serisinden iki kitap imdada yetişti…


zaman.. 6 aylık bir süre içersin de hiç bu kadar zamana takılıp kalmamıştım..
zamanın farkına varılan bir yerdi orası aslında..
bu sure içerisinde insan bolca düşünüyor. hayatındaki her şeyi tek tek inceleme fırsatı buluyor.
artık bir süre sonra düşünmek de can sıkıcı olunca yapacak en iyi şey, zamanı unutmak ve kafanın içine başka şeyler yerleştirmek.
bir kitap meraklısı için bulunmaz bir fırsat ..
eee ben de başladım kitap okumaya…
belki de bu 6 aylık sure içerisinde en faydalı işimdi kitap okumak.
fırsatını bulduğum her dakikada bir şeyler okudum..
sıkıldım bazen ama okuyarak sıkılmak bile güzeldi burada ..
sanırım bir süre okuduklarım hakkında yazacağım..
ve
ilk okuduğum kitap Balzac‘tan ”Vadideki Zambak”
bir aldatmanın hikayesini okumak ne kadar doğruydu böyle bir ortamda bilinmez.. psikoanalitik etkisi ne boyuttadır Allah bilir.. ama felix ile henriette arasında geçen aşkı merakla okudum..

uzun bir aranın ardından..
malum vatan borcu, memleket meselesi, yurttaş olma gereği ve yurttaşlık bilinci.. askerlik olayını yapmış bulunmaktayım. vatana millete hayırlı olsun..
gün itibariyle yeni güne temiz bir yatakta.. mis kokulu bir yastıkla.. ve havadar bir odada başlıyorum.
sabır ve tahammülün pik noktalarına gelindiği bu süre içerisinde, kendimi bugün çok sakin ve asosyal biri olarak buldum. hani ağzınızın tadı bozuk olur da hiç bir şeyden tat almazsınız ya öyle bir haldeyim. sevdiğim, hoşlandığım, keyif aldığım hiç bir şey yok gibi..
askerlik sonrası garip bir hal aldım. umarım etkisi uzun sürmez.
herkesten her şeyden uzak kaldığım bu zaman zarfında yeniden, yakın ilişkiler kurmak ve ağzımın tadını yakalamak istiyorum bir an önce.
diğer insanlara nazaran çok iyi bir yerde askerliğimi yaptım. -herkes bunu söylüyor bende kendimi buna inandırdım-. bende aksi bir şey söylemek istemiyorum. iyi anıları kendim için alıp, kötü anıları orada bırakarak çıktım dışarı. şikayet etmek yerine polyannacılık oynamak kendimi daha iyi hissettirdi.
askerlik süresinde en çok hissettiğim duygu ‘Özlemek’ti. ailemi, arkadaşlarımı,bilgisayarımı,kalemimi eskizimi vs… herşeye karşı bir özlem biriktirdim içimde.
en iyi anladığım konu ise ‘kadir kıymet bilmek’. ‘sevginin’,’özgürlüğün’, değerini anlamak oldu.
hayata baktığım pencereme yeni bir çerçeve daha ekledim. olayları irdelemek, anlamak adına bir filtre bir de lens kazanmış oldum.
ve şimdi hayata yeniden başlıyorum.
yeni başlangıçlara hazırlıyorum kendimi..
geçmişte kazandıklarımla yeni bir gelecek için adımlar atmayı planlıyorum. inşallah bahtımız açık ve güzel olur..
saygı sevgi ve bütün iyi dileklerle herkese selam olsun..
günlerden bir gün ben kışladayım. askerlik olayını yapmaktayım.
uzunca bir ara vermiş bulunuyorum hem hayata hem de tumblra.
askerlik kamburu vardı sırtımız da, yapıyoruz. ulu devletimizin ulu görevini yerine getiriyoruz.
şansımıza bu kutsal vazife İstanbul’un en yüksek tepesinde bir kışlaya çıktı.
gerçi burada İstanbul da olduğunu unutuyorsun.
havalar soğuk.
nöbetler uzun.
yemekler yetersiz.
şikayet yok.
bu askerlik bitecek.
s.s.s.s
uzunca bir süre yokum. hoş kalınız.
Café de Flore “Ruh Eşim” 2011
Sevdiğin için nelerden vazgeçebilirsin? Kendinden mesela? Onun mutluluğunu birlikte olmama pahasına ister misin? Jean Paul Sartre’a sorsan “sevmek insanın kendisini tercih etmemesidir” der, çıkar işin içinden. Woody Allen ise bencil ve daha içtendir: “ben mutlu olmak istemiyorum, ben seninle olmak istiyorum (Annie Hall)”
Bu bir adamla bir kadın arasındaki aşk hikayesi. Bir anne ile oğlunun arasındaki sevgi bağı. Aşk fantastik ve mistik bir kapıdan bakan film birbirine paralel iki hikaye üzerinden ilerliyor. Bir hikayede 1960’lara giderken, ikincisinde günümüzden devam ediyor.
Kanadalı yönetmenJean-Marc Vallée, 7 yıl önce çektiği Çılgın (C.R.A.Z.Y)‘den bu yana uluslararası festivallerin de dikkatle izlediği bir isim. Üçüncü uzun metrajlı filmi olan Ruh Eşim‘de yine kendi senaryosuyla bir yola düşmüş. Her yol gibi bir soru var önünde: “Ruh eşi nedir?”
Vallee bu sorunun peşine düşerken; bir kadının bir adama, bir annenin down sendromlu oğluna duyduğu sevginin izini sürüyor. Biri 1960’larda, diğeri modern zamanda geçen iki öyküyü paralel kurgularken; daha çok kadınların kalbinin anatomisini çıkarmak ister gibi. Bir kadın için “ruh eşi” ne demektir? Bir kadın bir adamı neden sever ve bir anne oğluna nasıl bir aşkla bağlanabilir? Buradan hareketle Vallee’nin, aslında bir kadın filmi çektiğini, onların bir erkeğe olan sevgisini daha özel bulduğunu düşünebiliriz. (alıntı)
To Rome With Love “Roma’ya sevgilerle”
Roma Aşklar kenti sanırım. hepimizin Roma kentinde kurulmuş hayallerimiz vardır. sevgilimizle heyecan macera romantizm dolu dakikaları geçirdiğimizi hayal etmişizdir.
usta yönetmen Woody Allen yönetmenliğini yaptığı bu filmde güzel bir roma turu izleyenleri bekliyor.
roma ve sinema olunca konuda aşktan öte olmuyor.
Woody Allen “Roma’ya Sevgilerle” de seyircisini, hayatlarını sonsuza dek değiştirecek maceralar yaşayan insanlar hakkında romantik ve eğlenceli bir yolculuğa çıkartıyor. Film İtalya’da bir grup Amerikalı ve İtalyan’ın başlarından geçen romantik anlar ve maceraları konu alıyor. “Roma’ya Sevgilerle”deki hikâyeler, ezelden beri devam eden aşk arayışını bazen şehrin herhangi bir sakini bazen de yazın gelen bir turistin hayatına girerek anlatıyor.
Ara Güler, 1928’de İstanbul’da doğdu Türkiye’de yaratıcı fotoğrafçılığın uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisidir Gazetecilik yaşamına 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde başladı 1956’da Time-Life, 1958’de Paris Match ve Stern dergilerinin yakındoğu foto muhabirliğini üstlendi Aynı dönemde Magnum Ajansı’na katıldı 1961’de İngiltere’de yayımlanan British Journal of Photography Year Book, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı 1962’de Almanya’da Master of Leica unvanını kazandı.Dünyanın dört bir yanında yüzlerce sergi açtı Bertrand Russell’dan Winston Churchill’e, Arnold Toynbee’den Picasso’ya, Salvador Dali’ye kadar birçok ünlü kişinin fotoğrafını çekti, onlarla röportajlar yaptı
Ara Güler’in fotoğraflarının büyük bir bölümü Paris’te Ulusal Kitaplık’ta, ABD’de Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu’nda, ayrıca Boston, Chicago ve New York’ta özel koleksiyonlarda bulunmaktadırBundan başka Almanya’da, Köln’de Ludwig Museum’da ve Das imaginärische Photo-Museum’da fotoğrafları sergilenmektedir Ara Güler’in en son sergisi 77 yaşında “Ara’dan Yetmişyedi Yıl Geçti” ismi ile Fotografevi’nde açıldı
Ara Güler’in aldığı bazı önemli ödüller:
- Leica Firması tarafından dünyada sadece 38 kişiye verilmiş olan “MASTER OF LEICA” unvanı verildi, 1961 ALMANYA
- İngiltere’deki BRITISH JOURNAL OF PHOTOGRAPHY YEAR BOOK tarafından “Yedi Yıldız Fotoğrafçı” dan biri olarak seçildi, 1961 İNGİLTERE
- Gazeteciler Cemiyeti Fotoğraf Birincisi, 1979 İSTANBUL
- Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından “Basınımıza Değerli Hizmetlerinden” dolayı verilen plaket, 24 Temmuz 1981
- Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından “Türkiye’nin Yurtdışı Tanıtımına Katkılarından” dolayı, Uluslararası Basın Merkezi’nin açılışı nedeniyle Sepetçiler Kasrı’nda zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından verilen Şeref Ödülü, 7 Haziran 1991
- Başarılı İletişimciler Ödülü, 1995
- İFSAK tarafından verilen “Yılın Fotoğrafçısı Ödülü”, 1995
- İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından verilen “1995’in Başarılı İletişimciler Ödülü”, 1995
- Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından verilen “ Zirvedekiler Onur Ödülü”, 1999
- Aydın Doğan Vakfı tarafından verilen “Görsel Sanatlara Büyük Ödülü”, 1999
- Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, meslekte 50 yılını dolduran gazetecilere verilen “BURHAN FELEK” basın hizmeti ödülü, 1999
- 70 yaş günü nedeniyle Ermeni Patrikhanesi tarafından verilen Liyakat Nişanı, 2000 İSTANBUL
- Türkiye’de “Yüzyılın Fotoğrafçısı” unvanı verildi, 2000 İSTANBUL
- Fransız Hükümeti tarafından İstanbul’daki Fransız Sarayı’nda “Légion d’Honneur; OFFİCİER DES ARTS ET DES LETTRES” unvanı verildi, 2000
- Yıldız Üniversitesi tarafından Fahri Doktora unvanı verildi, Mayıs 2004
-Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü, 2005
Ara Güler hakkında bir tanesi Münih Üniversitesi’nde Almanca olmak üzere 6 adet doktora tezi yapılmıştır
Başlıca Kitapları:
Fotoğraflar (Karacan Yayınları, 1980, İstanbul); Ara Güler’in Sinemacıları (Hil Yayınları, 1989, İstanbul); Sinan, Architect of Soliman the Magnificient (Editions Arthaud, 1992, Paris; Thames and Hudson, 1992, Londra ve New York); Living in Turkey (Albin Michel, 1993, Paris; Thames and Hudson, 1993, Londra ve New York; Archipelago Press, 1993, Singapur); Eski İstanbul Anıları (Dünya Yayınları, 1994, İstanbul); Bir Devir Böyle Geçti, Kalanlara Selam Olsun (Ana Yayıncılık, 1994, İstanbul) Yitirilmiş Renkler (Dünya Yayıncılık, 1995, İstanbul); Yüzlerinde Yeryüzü (Ana Yayıncılık, 1995, İstanbul); Ara Güler’in 70 yaşgünü için özel olarak yapılan Ara Güler’e Saygı kitabı (YGS Yayınları 1998, İstanbul, Hamburg); Babilden Sonra Yaşayacağız, (Kısa hikayeler, Aras Yayınevi, 1996, İstanbul); İstanbul des Djinns (Fata Morgana, 2001, Montpellier, Fransa); Yeryüzünde Yedi İz (Yapı Kredi Yayınları, 2002, İstanbul); 100 Yüz (Yapı Kredi Yayınları, 2003, İstanbul); Retrospektif – 50 Yıl Fotojurnalizm (YGS Yayınları, 2004, İstanbul, Bremen); Ara Güler (Antartist Yayınları, 2005, İstanbul); Ara’dan Yetmişyedi Yıl Geçti (Fotografevi Yayınları, 1Baskı 2005, İstanbul)
Ayrıca Yavuz Zırhlısı’nın sökümünü anlatan Kahramanın Sonu adında belgesel bir film de yapmıştır
Sistine Şapeli ve Michelangelo … batı dünyası içerisinde medeniyetin ayrıntıda gizli olduğunu gösteren en iyi örneklerdendir sanırım.
ve sanatın bir kez daha manasını ortaya koymak adına en iyi temsilcilerinden biridir.
Sistine Şapeli Vatikan’da bulunan bir şapeldir. Katolik Kilisesi’nin lideri Papa’nın resmi ikâmetgahıdır.
Vatikan devletinin en ünlü mekȃnlarından biri olan Sistine Şapheli, günümüzde Vatikan müzeleri güzergȃhına dahil edilmiştir. Adını yapıyı inşa ettiren Papa IV. Sixtus’tan alır. Papa seçimlerinin yapıldığı mekȃn olmasıyla tanınır. Botticelli, Perugino, Ghirlandaio ve Signorelli gibi 15. yüzyılın ünlü İtalyan Rönesans ressamlarının eserleri duvarlarında yer almaktadır. Yapıya en büyük ünü kazandıran eser grubu ise Michelangelo‘nun içlerinde ünlü Adem’in Yaratılışı ve Kıyamet Günü fresklerinin de bulunduğu sahnelerdir. Michelangelo’nun freskleri 1984-1994 yılları arasında restore edilmiştir. Ortaya çıkan renkler öngörülenden çok daha parlak olduğu için şaşkınlık yaratmış ve restorasyon eleştirilere uğramıştır. Oysa uzun yıllar boyunca Michelangelo’yla özdeşleştirilen koyu renklerin, yüzyıllar boyunca biriken kir tabakalarının sonucu olduğu ortaya çıkmıştır.
Dikdörtgen şeklindeki yüksek tavanlı şapelde kutsal kitap kaynaklı onlarca sahne ve papaların portreleri resmedilmiştir. Döşemede 15. yüzyıla ait çeşitli renkli geometrik mermer kompozisyonlar bulunmaktadır.
1505 yılında tamamlanan şapelde boş kalan tavanların süslenmesi işi Papa II. Julius tarafından Michelangelo’ya verilir. Michelangelo, 48 metre uzunluğunda ve 13 metre genişliğinde olan bu tavanı, tam dört buçuk yıl, yukarıya kadar tırmanıp sırtüstü yatarak 343 figürle, tek başına süslemiştir. Michelangelo’nun Sistine şapeli tavanlarına işlediği muazzam fresk figürleri anatomik detaylar ve dinamizm ile heykeltraş yönünü de sergiler.
1534’te yine Papa III. Paul’un heykeltraşı ve mimarı yapılan Michelangelo’dan Sistine Kilisesi’nin sunak duvarına bir ‘Kıyamet Günü’ tasviri yapması istenir. Meryem’in Göğe Yükselişi, İsa’nın Vaftizi ve Musa’nın Hükmü’nün anlatıldığı fresklerle süsler bu duvarı.
Michelangelo’nun yaşadığı çağ, kendisiyle boy ölçüşebilecek derecede yetkin ressam ve heykeltıraşçılara da tanıktır aynı zamanda. Bunların başında Rafael ve Leonardo Da Vinci gelir.
Hayatının son dönemini Roma’daki Aziz Peter Kilisesi’nin mimarı olarak geçiren Michelangelo 18 Şubat 1564’te 89 yaşında hayata veda etmiştir. Michelangelo hiç evlenmemiştir. Sadece sanatıyla evli olan sanatçı, tüm hayatını ve enerjisini eserleri için harcamıştır. Bir papaz arkadaşı, evlenmemesine ve çalışmalarının ürününü ve ününü bırakacak çocukları olmamasına çok üzüldüğünü söylediği zaman, Michelangelo, ”Sanat bana fazlasıyla eş oldu. Beni daima çalıştırdı, çabalattı. Geride bıraktığım eserlerim ise çocuklarımdır. Hiçbir değeri olmasa bile ben onlarda yaşarım” demiştir. Gerçekten de dediği gibi yüzyıllardır eserleriyle yaşamaktadır.